
DÜŞE YÜRÜMEK – DÜŞLE YÜRÜMEK
Bir gezinin ardından
20.03.2006 19:08:36-pazartesi
Selam Can…Selam Canımın içi…
Biraz önce GAP TV.de Türkü Şöleni Programını seyrettim.Bilsen ne güzel bir laf etti sunucu (sanırım adı Ekrem Ataer’di) .“Sevdalı bir turnanın kanadındayım , yalanım yok aşığım yirmi dört saat..”Ne güzel , değil mi ?...Bir aşkı yaşamak 24 saat ; bir aşkı sıcak tutmak , uyanık tutmak ve bir nehir gibi yirmi dört saat çağlatmak.
Can…Ben sana cumartesiyi doğa yürüyüşünü ya da doğada yürüyüşü anlatacaktım değil mi?..Anlatayım(Sen de hissetmeye çalış.)
Sıradan bir gezi nasıl başlıyorsa öyle başladı işte. Toplandık sabahın erken saatinde, otobüse doluştuk ve ver elini Beşparmak Dağlarının adını bilmediğim bir zirvesinin eteği. Çoğumuzda (ben de dahil) yağmur yağacak endişesi vardı; ama hepimiz zirvede yakılacak ateşin, ateşin etrafında oynanacak oyunların, yapılacak sohbetlerin ve ateşte cızırdayan sucukların tatlı hayalini de götürmüştük başlangıç noktasına. Ben bunların yanına senin hayalini de koydum (sensiz hiçbir güzelliği yaşamayı düşünemediğimden.).
Bir dere yatağına benzeyen yoldan başladık yürümeye. Yolun kâh ortasından, kâh sağından kâhsa solundan incecikten bir su akıyordu gönlünce. Suyun kıvrımları arasında nemli toprak, nemli toprakta boy atıvermiş (gözlerin gibi yeşile çağlayan adını bilmediğim ince boyunlu, ince belli )bir sürü bitki ya çiçeğe durmuş ya da tomurcuklanmak üzereydi… Yolun kenarlarında yer yer sazlıklar, yer yer kireç dökülmüş gibi (süt dökülmüş gibi de diyebiliriz) görünen papatya öbekleri… Sen de göresin diye fotoğraflarını çektim bolca. Senmişsin gibi baktım gördüğüm her çiçeğin, her rengin gözlerine…
İşte böyle başladı doğaya yürüyüş… Çiçekler ve incecikten akan suyun türküsü eşliğinde. Sonra zorlu bir tırmanış… Bu tırmanışı anlatmayayım. Zorlanan ciğerlerimizin, her nefeste isyanıyla sürüklenen adımlarımızı taşıdık zirveye. Tırmanırken nasıl zorlandıysam (başkaları da zorlandı ha)yoldan başka bir yere bakamadım.
Zirveye yakın bir yerde kısa bir mola verdik. Etrafımızda kocaman kayalar, yer halı gibi yeşil otlarla kaplı. Senin için çiçek aradım, mor ve kırmızı laleler ve adını henüz öğrenemediğim incecik, su bedenli, dört mor yaprağın kardeşliğinde gülümseyen çiçeği bulabildim(yükseklikle ilgili sanırım).İşte o zaman fark ettim HİÇ BİR ÇİÇEK SENİN KADAR GÜZEL DEĞİL ve SENİ ÇİÇEKLERDE DÜŞLEMEK YETMEYECEK…
Neyse az sonra yağmur yetişti imdada. Yağacak diye endişelendiğim yağmurla geldin sen… İncecik, su bedenli çiçeklerin kokusu, toprağın kokusu ve çam ağaçlarının kokusuyla harmanlanmış yağmur damlalarının her birinde sen vardın.Sen vardın her çiçeğin alnına düşen yağmurda , sen vardın çam ağaçlarının iğne yapraklarından süzülüp gelen her damlada , sen vardın seyrelmiş saçlarımın boşluklarına çarpıp yüreğime işleyen , ya da yanaklarımdan süzülüp boynuma , şah damarlarıma öpücükler gibi düşen her damlada.
İşte böyle Can…Her damlada sen olunca başka bir deyişle her damla sen olunca bir şemsiyenin altına sığınmanın ya da kafaya bir poşet geçirmenin anlamsızlığı da ortada.Hani bir benzetme vardır “gaz maskesi ile gül koklamak “ diye..Gaz maskesi ile gül koklamak ne kadar anlamsızsa ; bir şemsiyenin veya bir poşetin altına saklanmak da o kadar anlamsızdı.
Ben saklanmadım sırılsıklam olmayı seçtim tabii ki… Sırılsıklam olmak, elbetteki üşümeyi en azından soğuk bir ürpertiyi getiriyor akla, alışıla gelen bir şeydir bu. Bir şeyin ayrımına varmak gerek sanırım; üşümek fizyolojik bir olay olduğu kadar psikolojik de bir olaydır. Psikolojik açıdan baktığımızda grubun diğer üyelerinin ıslandığı yağmurla benim ıslandığım yağmur öylesine farklıydı ki… Benim yağmurum sıcacıktı; benim yağmurumda sevgi vardı, benim yağmurumda sen vardın…
Can… Sevgili Yeşil Nehir… Hiç bitmesini istemediğim doğada yürüyüş (eğer doğanın bir parçasının biz olduğumuzu düşünürsek; doğanın yürüyüşü de diyebiliriz)planlanandan erken saatte bitti. Otobüsün yanına geldiğimde üç arkadaşım bana gülüyorlardı. Çünkü sırılsıklamdım ve mutluydum da inadına. İnan gülüşlerine hiç aldırmadım(ama anlamaları isterdim) ;çünkü farklı yağmurlardı ıslandığımız…
Dönüş yolunda o üç arkadaşımın giysilerinden de buharlar yükseliyordu benimkilerden de… Onların bedenleri üşümüşlüğe tepkiyle buharlaştırıyorken üzerlerindeki ıslaklığı, benim bedenimde sırılsıklam bir sevdanın sıcaklığıyla buharlaşıyordu…
Sevgili Can sözlerimi başlangıçta yazdığım sözlerle bitireyim.
“Sevdalı bir turnanın kanadındayım,yalanım yok aşığım yirmi dört saat.”
21.03.2006 00:55:38
Yaşar TÜRKOĞLU

