
GÜL AĞACI
"LES SOUVENİRS SONT LE
TRESOR LE PLUS PRECİEUX."
"Hatıralar en değerli hazinedir."
Neredeyse birbirine bitişikmiş gibi duran kaşlarından birini kaldırdı. Karşısındakini azarlamak için uygun zamanı kollamak zorunda kaldığından, suskun bir öfke nöbeti geçirdi. İçinden yüze kadar saymaya başladı. Sayarken daha önceden sıkmaya başladığı sağ yumruğu, yavaşça açıldı. Sol eliyle bıyığını sıvazladı. Derin bir nefes alıp, ardından usulca verdi. Etrafındakilere çaktırmadan gökyüzünün mavisini kokladı. Karşısındakine olan öfkesini ilk defa dizginlemeyi başarabilmişti. Bu yüzden içinden kendi kendisini tebrik etti. "Aferin lan Hasan. İlk defa kendini dizginlemeyi başardın. Öfkene yenik düşmedin" dedi. Öfkesini yenmesi Hasan için çok iyi olmuştu. Mehmet suskundu. Ellerini önünde birleştirmiş, yerdeki çimlere bakıyordu. İçi korkudan tir tir titrerken, yaz güneşinin kavurucu sıcağıyla baş etmeye çalışıyordu. Yeni yeni çıkmaya başlayan parlak sarı bıyıkları ter dolmuştu. Kafasını kaldıracak gücü bile kendinden bulamıyordu. Suratına yiyebileceği okkalı tokadı ve ardından gelmesi muhtemel olan tekmelerin sayısını hesaplamaya çalışıyordu. Acaba dayağı hemen mi yiyecekti, yoksa polisler gidince mi? Bugün yeteri kadar para da kazanamamıştı. Babası dayanamayıp her an üstüne yürüyebilir, sinirle sırtında odun kırabilirdi. Ama babasında en ufak bir hareketlenme yoktu. Polis Şevket, Hasan'ı süzdü. Bu sıska pis bıyıklı, kara yüzlü heriften tiksiniyordu. Sonra Mehmet'ten yana döndü güleç yüzüyle Şevket;
- Mehmet, söyle bakalım kaç yaşındasın sen?
- On yedi, dedi fısıldayan sesiyle Mehmet.
- O zaman sen doğruyu ve yanlışı artık biliyorsundur. Ve yalanın ne kadar ne kadar günah olduğunu da değil mi?
- Evet, biliyorum.
- O zaman bana doğruyu söyle Mehmet. Baban seni dövüyormuş, doğru mu? Mahalleli, babanı bize şikayet etti. Biz ancak onların şikayetini araştırabiliyoruz. Sen de şikayette bulunursan, ancak o zaman hakkında işlem yapabiliriz. Korkma da söyle bakalım. Baban seni dövüyor mu?
- Babam bana hiç el kaldırmaz, dedi Mehmet. Ve babasını savunduğu için kendisiyle gurur duydu.
Polis Şevket gözlerini Mehmet'e dikip;
- Peki, neden karşısında titreyip, süklüm püklüm duruyorsun o zaman?
- Saygımdan, dedi. Saygımdan böyle dururum. Sizde de büyüklere saygı vardır, değil mi?
Mehmet kendisine şaşırmıştı. Nasıl olmuştu da hemen böyle bir yalan uydurabilmişti. Demek ki insanlar baskı altındayken ve birisini korumaya çalışırken böyle yalanlar üretebiliyordu. Evet yalan söylemek günahtır, bunu biliyordu. Ama o babasını kurtarmak için yalan söylüyordu. Bu küçücük yalan affedilebilirdi. Polis Şevket derin bir iç çekip, acı acı güldü.
- Bizde de saygı vardır Mehmet oğlum. Ama o saygıyı hak edene gösteririz. Senin baban gibi adamlara değil, dedi.
Polis Şevket sevimli yüzü olan bir adamdı. Elma gibi yanaklarına oturmuş olan kan onu daha da sevimli hale getiriyordu. Kırlaşmış saçları, polislik mesleğine verdiği uzun seneleri anlatır gibiydi. Gözleri minik, hafiften çekikti. Teni koyuydu. Göbeği vardı hafiften. Göbeği yüzünden olduğundan da kısa duruyordu. Mehmet, Polis Şevket'i çok seviyordu. Çünkü Şevket, babasının gençliğindeki gibi mert, dürüst ve sevgi doluydu. Polis Şevket, Hasan'a dönüp;
- Sende baba olacaksın! Sana baba diyor bu çocuk değil mi? Ama senden baba falan olmaz. Sen olsan olsan iskele babası olursun. Şu çocuktan insanlık öğren biraz. Bak, her gün dayak yemesine rağmen, yine de seni korudu. Şikayet etmedi. Ah, seni benim elime bir vereceklerdi ki...
Hasan, Polis Şevket'in sözünü kesti.
- Ayıp oluyor ama. Görüyorsunuz işte ben oğluma el kaldırmıyorum. Kendi de söyledi üstelik. Şimdi lütfen bahçemden çıkın.
Polis Şevket sert bir tavırla;
- Gidiyorum, gidiyorum ama bir daha şikayet alırsam seni içeri tıkarım bilmiş ol, dedi.
Sonra yanındaki polis arkadaşıyla beraber bahçeden söylene söylene çıktı Polis Şevket. Hasan polisler gittikten sonra çardağa yayıldı. Keyifle gerindi ve gevrek gevrek güldü. Mehmet hala aynı yerde, iki büklüm duruyordu. Mehmet' e el edip;
- Gel hele. Az yanıma yaklaş, dedi babası.
Polis Şevket'in sözleri kulaklarını çınlatıyordu. Yüreği uzun süredir ilk defa sızlamaya başlamıştı. Konuşamadı. Ağzından sadece;
- Çabuk odana git. Yıkıl karşımdan, sözleri döküldü.
Mehmet serinleyen yüreğine kattığı sevinçle odasına girdi. Küçük de olsa bir odası olduğu için şanslı hissediyordu kendisini. Odasına girip, divana oturdu. Gömleğini çıkarıp kolundaki morluklara merhem sürdü. Acısı ve sızısı ancak merhemle diniyordu. Babası neden böyle yapıyordu. Neden durmadan sebepsiz yere onu dövüyordu, bilmiyordu.Ve bilememek onu daha da çıldırtıyordu. Keşke sebebini bilseydi. Mehmet okumayı çok istediği halde babası onu okuldan almıştı.
Öğretmeni. "böyle bir çocuğa kıyma çok yetenekli yarın öbür gün iyi bir işi olur. Sen de rahat edersin" dese de fayda etmemişti. Hasan aklını yitirmişti. Çardakta oturan Hasan, Polis Şevket'in sözlerinden sonra vicdan muhasebesi yapmaya başlamıştı. Hasan sigarasından bir dal çıkarıp, titrek elleriyle dudağına yerleştirdi. Sigarayı yakıp, dumanını ta ciğerlerine çekti. Güllere takıldı gözü. İçi yangınlarda kaldı. Karısı Zeynep dikmişti o gülleri kendi eliyle. Her sabah ilk işi, kalkıp çiçeklerle konuşmak olurdu. "Zeynep, karım, sol yanım! Nerdesin şimdi?" dedi. Hasan, karısına tapardı. Bir dediğini iki etmezdi Zeynep'in. Mehmet doğunca evleri daha da şenlenmişti. Hasan zaman zaman Zeynep'i, Mehmet'e olan sevgisi yüzünden şakayla karışık kıskanırdı. "Tüm sevgin bu oğlana. Bizim pabucumuz bakıyorum da çabuk atıldı dama" derdi. Zeynep, oğluyla gurur duyar, ona her anne gibi büyük bir sevgi beslerdi. Mehmet'e; "sen bizim geleceğimiz olacaksın" derdi. Hasan, Zeynep için her şeyi yapardı. Güzel kadındı. Tüm mahallede dillere destan olan güzelliği konuşulurdu. Hasan da yiğitti, sözünün eriydi. Gönlü Zeynep'ten başkasına "yarim" demezdi. Evlendikleri gün Zeynep, Hasan'ın sevgi dolu sözlerine, yüreğinin bunca aşk dolu oluşuna vurulmuştu. Mahallede herkes hayranlıkla bakardı bu genç sevgi dolu çifte. Ama her mutluluk sonsuza kadar sürmüyordu. Mehmet'i okula götürdüğü günlerden birinde, bir kaza geçirmiş ve ölmüştü Zeynep. Hasan haberi alınca şoka girmiş, sonrasında da mizacı değişmişti. O sevgi dolu, mert, sözünün eri adam gitmiş yerine boş bir çuvaldan farksız, deli bozması bir adam gelmişti. Mehmet'in okuldan kaydını aldı önce. Bir süre sonra işe alkollü gittiği için işten çıkarıldı. Hasan içten içe Mehmet'i suçluyordu. "Zeynep, Mehmet'i okula götürmese ölmeyecekti" diyordu. İçkiye verdi kendini. Artık ayık gezdiği günler yok gibiydi. Mehmet'ten bu zamansız gidişin intikamını almak istiyordu. Ve bu yüzden oğluna karşı öfke doluydu. Zeynep'in geri gelmeyeceğini bile bile onu her gün dövüyordu. Gül ağacında karısı Zeynep'in sureti belirdi birden. Suçlayan bakışlarını dikmişti sanki üstüne. Hasan'ın gözlerinden süzülen yaşlar, uzun süredir ilk defa kalbinin yumuşamasına sebep olmuştu. Sigarasını yere atıp, söndürdü. Gül ağacının inatla açan muhteşem çiçeklerine baktı. Zeynep o ağaçta yaşıyordu. Mehmet'in odasına ilerledi koşar adımlarla. Kapı aniden açılınca ürktü Mehmet. Köşeye attı kendini. Ve dayaktan korunmak için elleriyle yüzünü örttü. Hasan'ın gözleri bir sağanağa teslim etmişti kendini. Hasan, karısının ölümünden sonra ilk defa ağlıyordu. Oğlunu kaldırıp, sarıldı oğluna. Ve;
- Oğlum, Mehmet'im affet beni. Zeynep gidince sol yanım suskun kaldı. Seni suçladım. Afalladım. Ne yapacağımı bilmez halde ortada kalınca öfkemin hedefine sen yakındın, seni yaraladım. Oklarım sana saplandı. Affet beni can oğlum. Artık sol yanım atar oldu. Kusurlarımı görür oldum. Öfkemin perdesi yırtıldı. Seni gördüm oğul. Hedefte bıraktığımın, kendi canım olduğunu gördüm.
Mehmet şaşkınlığı, acıma duygusunu, merhameti ve sevgiyi aynı anda yaşıyordu. İlk defa babasına var gücüyle sarılarak, sevgisini kokladı. Yıllar önceki sevgi dolu, mert adam tekrar karşısındaydı. Dimdikti.
- Sen bana annemin yadigarısın. Sen affet beni. Seni anlayamadığım, sana kızdığım, öfkelendiğim için affet beni. Sen babamsın. Canımsın..., dedi.
Ve içinden polis Şevket'e teşekkür etti. Oysa teşekkür etmesi gereken bir şey daha vardı. Gül ağacı... Bir sevdayı sıcak tutan, bir kalpte merhamet uyandıran şey sonuçta; hatıralardı... O gül ağacıda annesinden kalan tek hatıraydı. Hatıralar insanın en önemli hazinesiydi...
Solmaz Akça
